Türklerin
İslâmlaşma süreci X. yüzyılda başlamıştı. İslâmiyet ile birlikte
zaten toplumda var olan mistik düşünce ve anlayış islâmî bir kimliğe
bürünerek, Türk tasavvuf anlayışının temellerini oluşturdu. Hoca
Ahmet Yesevî, Hacı Bektâş-ı Velî ve Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî bu
anlayışın Türk toplum hayatına yerleşmesini sağlamışlardı.
Türklerin
İslâmiyetten önceki dinleri olan Şamanizm, Animizm ve Totemizmde de
mûsikînin çok önemli rolü vardı. Bu dinlerin tümünde törenler müzik
eşliğinde yapılırdı. Örneğin çoğunlukla hâkim olan Şamanizmde kam,
baksı veya şaman denilen din adamları ellerinde kopuz ile dolaşır,
dînî mesajlarını mûsikî yardımıyla iletirlerdi. İslâmiyette de
mûsikîye karşı bir cephe mevcut değildir. İslâm Peygâmberi
Hz.Muhammed, Kuran’ ın güzel sesle ve kâideye müstenîd âhenkle
okunmasını öğütlemiştir. Tecvîd ve Kıraat işte bu rağbetin sonucunda
doğmuştur ve mûsikî ile yakın ilişkileri vardır.
Türklerin dînî
hayatlarında mûsikî her zaman yer almıştır. Özellikle tekke
hayatında, âyin ve diğer dînî törenlerde (cem, zikir, deverân vs.)
mûsikînin rolü büyükse de bir çok tarîkatin törenlerinde telli
çalgıların yer almasına cevâz verilmemiştir. Ancak hemen hemen bütün
tarîkatlerin törenlerinde bendir ile birlikte ney yer almıştır.
Bilhassa Mevlevîlikte
neyin önemi çok büyüktür. Hz. Mevlânâ Mesnevî’ sine şu sözlerle
başlamıştır:
“ Bişnev ez ney çün
hikâyet mî küned
Ez cüdâyîhâ şikâyet
mî küned
Gez neyistân tâ merâ
bübrîde end
Ez nefîrem merd ü zen
nâlîde end
Sîne hâhem şerha
şerha ez firâk
Tâ begûyem şerh-i
derd-i iştiyâk ”
“ Dinle
neyden, zirâ o birşeyler anlatmada
Ayrılıklardan şikâyet
etmededir.
Ney der ki: Beni
kamışlıktan kopardıklarından beri,
İniltim kadın - erkek
herkesi ağlattı.
Ayrılık bağrımı delik
deşik eylesin,
Tâ ki aşk derdini
anlatabileyim.”
Hz. Mevlânâ’ ya göre
mûsikî Allah’ ın lisânıdır. Yüce yaratıcı Bezm-i Elest’ te ruhlara
mûsikî ile seslenmiştir. Bu sebepten hangi milletten, hangi dilden
olurlarsa olsunlar, insanlar mûsikî ile aynı duyguları
paylaşabilirler. Hiçbir sanat insan rûhuna mûsikî kadar doğrudan
doğruya ve içinden kavrayacak şekilde nüfûz edemez. Mûsikî, son
derece değerli bir mânevî temizlenme, ferahlama ve yücelme
vâsıtasıdır. Rûhu kir ve paslardan temizlediği gibi, ona batmış olan
dikenleri de ayıklayarak tedâvi eder. Mûsikî ile temizlenmeyen rûh
yükselemez, aksine yerdeki bayağı ihtiraslara bulaşarak kirlenir ve
körelir. Gerçek mûsikî insana hayvânî hisleri hatırlatmak şöyle
dursun, ona “sonsuz varlık” ı hissettirir, sezdirir. Bu sezgiyle onu
O’ na yaklaştırır ve nihâyet ulaştırır. Bunda en etkili ses ise ney
sadâsıdır.
Hz. Mevlânâ’ nın
fesefesinde ney, “insan-ı kâmil” in (yani bir takım merhalelerden
geçerek olgunlaşmış insanın) sembolüdür ve aşk derdini anlatmadadır.
Benzi sararmış, içi boşalmış, bağrı dağlanarak delikler açılmış,
ancak Yüce Yaratıcı’ nın üflediği nefesle hayat bulan, tıpkı insan
gibi geldiği yere özlem duyan ve delik deşik olmuş sînesinden çıkan
feryâd ve iniltileri ile insanlara sırlar fısıldayan bir dosttur. Bu
sebeple ney, mevlevîlerce kutsanmış ve “ nây-ı şerîf ” diye
anılmıştır.
“ Ney hadîs-i
râh-ı pür hûn mîküned
Kıssahâ-yı ışk-ı
Mecnûn mîküned ”
“ Ney, kanla dolu bir
yoldan bahsetmede,
Mecnûn’ un aşkından
hikâyeler anlatmadadır.”
“ Âteş-i ışkest
ke’ender ney fütâd
Cûşiş-i ışkest
ke’ender mey fütâd ”
“ Aşk âteşi ki neyin
içine düşmüştür,
Aşk coşkunluğu ki
meyin içine düşmüştür.”
“ Hem çü ney zehrî vü
tiryâkî ki dîd
Hem çü ney demsâz ü
müştâkî ki dîd ”
“ Ney gibi hem zehir,
hem panzehir,
Ney gibi hem hemdem,
hem müştâkı kim gördü? ”